TÜRK NEZAKETİ
Sözlüklerde yer alan "İstanbul efendisi" veya "Osmanlı beyefendisi" gibi tabirleri araştırırsanız, bunların Türkler'in kibarlığını, inceliğini ve nazikliğini anlatmak için kullanıldıklarını görürsünüz. Her türlü yapmacıklıktan uzak ve candan bir nezakete, Türk toplumunun her kesiminde rastlamak mümkündür. Türkler bu yönleriyle de dünya milletlerine örnek olmuşlardır.
Söz konusu durum, çeşitli Batılı araştırmacıların eserlerinde de sık sık dile getirilmiştir:
"... Müslüman-Türk nezaketinden bahse mecbur olduğumu zannediyorum... (Nezaket) Türkler'de bilakis milli seciyelerini teşkil eden sarsılmaz hakkaniyet ve adaletle hayırhahlık ruhunun tabii bir neticesidir. Zaten Kuran'da nezakete ait ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetler de aynen ve harfiyen tatbik edilir."60 (A. Brayer)
"(Türk kayıkçıları) Son derece naziktirler. Adeta bir harp halini andıran karışıklıklar içinde bile insan hiçbir hakarete uğramadan ve hatta hiçbir küfür sözü işitmeden hedefe vardığını görünce hayretler içinde kalır."61 (Antoine-Laurent Castellan, yazar, ressam, seyyah)
"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız hepsinde birer derebeyi ihtişamı vardır. Hepsi aynı terbiyeyi görmüş ve bir nevi asalet vakarı içinde yetişmiş oldukları için, eğer kıyafet farkları olmasa, İstanbul'da bir aşağı tabakanın mevcut olduğunu ilk bakışta hiç kimsenin fark etmesine imkân olamaz... Gerçekten, görünüşe göre İstanbul'un Türk halkı Avrupa'nın en nazik ve en kibar cemaatidir." 62 (Edmondo de Amicis, Yazar)
İYİSEVERLİK
İyilikseverlik, hayırseverlik gibi faziletler Türk ahlakının ayrılmaz parçalarıdır. Türk'ün insaniyeti, misafirperverliği, hayrat ve hasenatı asırlar boyunca dillere destan olmuştur. Türkler hiçbir karşılık beklemeden yaptıkları yardımlar nedeniyle, dost-düşman tüm dünya milletlerinin saygı ve takdirini kazanmıştır.
Konuyla ilgili olarak yabancı eserlerde şu övgü dolu ifadelere rastlarız:
"Hiçbir istisnası olmamak şartıyla bütün Türkler hayırseverler; ne din farkına, ne de ihtiyaç sahiplerinin geçmiş fiil ve hareketlerine bakmaksızın bütün muhtaçlara yardım ederler. Çünkü onların nazarında herhangi bir şaki (eşkıya) hayat değiştirip mükemmel bir veli olabilir. İşte bundan dolayı Türk hayrat ve hasenatından hiçbir kimse mahrum edilmez."63 (Comte de Bonneval, Fransız general)
"Bütün gezilerimde Türkler'in hatırşinaslıklarıyla lütufkârlıklarını gösteren birçok vaziyetlerle karşılaştım. Şahit olduğum deliller beni bu milletin iyi kalpli ve insanı minnettar edecek hareketlere pek meyyal olduğuna... İkna etmiş oldu. İstanbul civarındaki gezintilerimde ben hep bu milletin lütufkârlığıyla misafirperverlik aşkına şahit oldum. Rastgeldiğim hangi Türk'e yol sorsam, hemen bana rehberlik etme teklifinde bulunuyor, yiyecek ve içecek şeyler hususunda elinden gelen ikramda kusur etmemek suretiyle de hep aynı kibarlığı gösteriyordu." 64 (L.H. Delamarre)
"Türkler'in nazarında hayrat ve hasenat imandandır... Türkler kadar kelimenin tam manasıyla insaniyetperver hiçbir millet bilmiyorum." 65 (A. Ubicini)
"Türkler'in riayet ettikleri İslam'ın beş şartının dördüncüsü de zekâttır... Türkler bu şartın ifasında kusur etmezler, çünkü çok hayırseverler; din ve mezhep ayırt etmeksizin ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsun, bütün muhtaçlara yardım ederler; onun için Türkler arasında fukaraya pek az tesadüf edilir... Kimisi daha hayattayken servetiyle fukaraya bakar, kimisi ölürken hastaneler tesisi yahut köprülerle kervansaraylar veyahut yol boylarında çeşmeler inşası için muazzam sermayeler bırakır; hatta birçokları da bu hayrat ve hasenatı daha sağlıklarında yaparlar; bazıları ölürken köleleriyle cariyelerini azat ederler; keseleriyle hayrat yapamayanlar ana yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak, sellerde suların civarında durup yolculara tehlike işareti vererek kollarıyla hayır işlerler, bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve hatta eğer teklif edilecek olursa para için değil, fisebilillah çalıştıklarını söyleyerek reddederler." 66 (M. Thevenot)
"Hayrat ve hasenat yalnız Kuran ile Türk imamları tarafından iyice telkin ve teşvik edilmiş olmakla kalmayıp halk tarafından da o kadar sadakatle ve öyle bir el birliği ile tatbik edilir ki, bütün Türkiye ile Kırım'da dilenciliğin veyahut dilenciliği meslek ittihaz etmiş fukaranın ne olduğu bile malum değildir." 67 (Aubry de la Motraye)
"Dünyada esirlere, kölelere, cariyelere ve hatta kürek mahkûmlarına Müslüman Türkler'den daha iyi bakan ve daha iyi muamele eden hiçbir millet yoktur." 68 (Mouradgea d'Ohsson)
Türkler'in bu sözlerde ifade edilen güzel ahlak özellikleri daha önce de vurguladığımız gibi, onların Kuran ahlakına olan bağlılıklarının bir sonucudur. Onlar hayatlarının her anında, savaşta, barışta, bir ülkeyi fethettiklerinde, kendilerine düşmanlık besleyenler ile karşı karşıya olduklarında, önemli kararlar alırken hep adaleti gözetmiş, insanlara iyilikle davranmış, hoşgörüyü ve hakkaniyeti temel düstur edinmişlerdir. Ayetlerde İslam ahlakının insana kazandırdığı güzel özelliklerden birkaçı şu şekilde bildirilir:
... Allah'a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır. (Al-i İmran Suresi, 114)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran Suresi, 134)
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. "Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür." (İnsan Suresi, 8�9)
Vakar
Yabancı yazarlar, araştırmacılar ve gezginler Türkler'in vakarından oldukça etkilenmişlerdir. Ağırbaşlılığın, her kesimden ve her yaştan Türk'ün ortak vasfı olduğu çeşitli eserlerde şöyle ifade edilmiştir:
"Türkler ağırbaşlı ve düşüncelidirler... Türkler'in umumi vasıfları olan ağırbaşlılıkla vakar, nezaket tezahürleriyle selamlaşma merasimlerine büyük bir heybet izafe eder."69 (T. Thornton)
"Osmanlı Türkleri'nin milli seciyesini teşkil eden vakarın, ağırbaşlılığın tasviri kolay değildir. Dünyada huzur ve sükûna bundan daha müptela millet yoktur... Biraz fevkalade bir şey ve mesela bir ecnebi kıyafeti, garip bir şey, tuhaf bir hayvan görecek olursa biraz durur, soğukkanlılıkla bakar, gülümser ve daha fazla oyalanmaya lüzum görmeyerek yoluna devam eder. Sokakta toplanmak, birini kovalamak, sevinç veyahut hayret taşkınlıklarına kapılmak gibi haller hiçbir Müslüman Türk şehrinde halk arasında bile hiçbir zaman görülmeyen hareketlerdir." 70 (Mouradgea d'Ohsson)
"Türk çocukları başka memleketlerdekilere benzemezler. Ne gürültü ederler, ne de ağlayıp dururlar. Şarkta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri tıpkı yaşlı başlı Osmanlılar gibi vakurdu." 71 (A. Ubicini)
KONUŞMA ÜSLUBU
Türkler'in konuşmalarına şahit olan bazı Batılı gözlemciler, Türkler'deki güzel hitap biçimini şöyle anlatırlar:
"Bu milletin o kadar tatlı bir konuşma tarzı vardır ki bütün medeni milletlere örnek olabilir."72 (Charles Mac Farlane)
"Öfke ile intikam hissinin mahsulü olduğu kadar kumarbazlığın da tabii bir neticesi olan küfürbazlık Hıristiyan memleketlerinde müthiş surette ve tamamıyla kafirce sarfedilip durduğu halde, Türkiye'nin ne sokaklarında duyulabilir, ne de evlerinde işitilir. Bu halin bizim yüzlerimizi kızartacak ve bizi hayretler içinde bırakacak tarafı da şudur ki, Türkler'in yalnız ağızlarında değil, dillerinde de küfür kelimeleri yoktur. Onlar yalnız 'Vallah' diye Allah'a kasem ederler." 73 (Du Loir)
TÜRKLER'DE AİLE
Aile her zaman Türk toplumunun temeli olmuştur. Türk'ün üstün karakterinin oluşumunda aile terbiyesinin özel bir yeri vardır. Aile bağları beşikten mezara kadar devam etmektedir. Evlada şefkat ve muhabbet ile ana-babaya sevgi, saygı ve itaat Türkler'in alâmetifarikasıdır. 19. yüzyılda İstanbul'da bulunan bir araştırmacının konuyla ilgili gözlemleri şunlardır:
"Erkeklerde de kadınlarda da evlat sevgisi çok barizdir. Türkler'in hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bayram günleri sokaklarda Müslüman Türk'ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvede yanına oturtup şefkatle hitap ettiği, evladına tam bir ana özeniyle baktığı, ihtiyarlarından gençlerine kadar bütün diğer Müslüman Türkler'in de çubuklarını bırakıp çocuğa alakayla baktıkları ve ilerde (İnşallah) ihtiyarlık desteği olacak bir oğul sahibi olduğu için babayı tebrik ettikleri görülür... Bu şefkat tezahürlerine başka memleketlerde de tesadüf edilir; fakat arada dağlar kadar fark vardır! Birtakım boş menfaat kaygıları, eğlence düşkünlükleri, çok defa kadınların da iştirak ettikleri ticari muamele gaileleri, kısacası başka memleketlerin herşeyleri çocuklara karşı şefkatlerini azalttığı halde, harem hayatı bilakis bütün bu hislerin bir merkezde toplanıp artmasını temin etmektedir. İşte bundan dolayı Türkiye'de çocuklar yetişip adam oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları halde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez analarıyla babalarından ayrılmakta, mali menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı adeta yabancılaşmaktadırlar."74 (A. Brayer)
ÇEVREYE VERİLEN DEĞER
Avrupa'da hayvanlar ve ağaçların kıymeti bilinmezken, Türkler'in bunları korumak için teşkilatlar, vakıflar ve hastaneler kurdukları tarihi bir gerçektir. Bu durumu bizzat kendi gözleriyle gören Avrupalı araştırmacılar hayretler içinde kalmışlardır:
"Türk şefkati hayvanlara bile şamildir. Bunları beslemek için vakıflar ve ücretli adamlar vardır; bu adamlar sokak başlarında köpeklerle kedilere et dağıtırlar. Bu hayvanlar o sadakaya alışmış oldukları için, besicilerinin seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen sokak başına üşüşmekte hiçbir zaman kusur etmezler... Kısır ağaçların kuraklıktan kurumalarına meydan vermemek üzere bir işçiye ücret verip sulanmalarını temin edecek kadar hayrat ve hasenatta ileri giden... Müslümanlara da tesadüf edilir. Birçok Türkler de sırf azat etmek için kuş satın alırlar... Kasaplar her gün muayyen miktar kedi ve köpek beslemekle mükellef kılınır. Şam'da hastalanan kedilerle köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane vardır." 75 (Jean Antoine Guer)
"Türkler'in tabiat güzelliklerine o kadar hürmetleri vardır ki, eğer bir ağaç bulunan yerde ev yapacak olurlarsa, damlarının en güzel ziyneti saydıkları bu ağaca kafi gelecek bir açıklık bırakırlar. İşin doğrusunu isterseniz, bir bacayı güzel bir ağaçlıkla mukayese edin de ondan sonra bana Türkler'in haklı olup olmadıklarını söyleyin." 76 (Lady Craven)
"Türkler canlı ve cansız mahlûkatın hepsiyle iyi geçinirler: Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah'ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başı boş bırakılan veyahut tazib edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler." 77 (Lamartine)
TÜRKLER'DE DOĞA SEVGİSİ
Ünlü Fransız şair Lamartine, Türkler'in tabiat güzelliklerine olan sevgisini ve estetik duygusunu şöyle tasvir etmiştir:
"Bu sarayların hususiyeti, Türk Milleti'nin bir seciye hususiyetini gösterir: Tabiatı anlayış ve tabiat aşkı... Güzel manzaralara, parlak denizlere, gölgeliklere, membalara, karlı dağ tepeleriyle çevrelenmiş muazzam ufuklara karşı beslenen temayül bu milletin en büyük meylidir.
Onun bu hissinde asıl ve menşeini hatırlamaktan hoşlanan ve bütün zevkleri tabii ve sade olan bir milletin hatırası sezilir. İşte bu millet padişahlarının sarayını, yani payitahtın merkezini bütün imparatorluğun ve belki de bütün dünyanın en güzel tepesinin yamacına yerleştirmiştir.
Bu sarayda Avrupa saraylarının ne dahili ihtişamı, ne o esrarengiz şehvanilikleri görülebilir. Bunda yalnız ağaçların tıpkı bakir bir ormanda olduğu gibi alabildiğine ve ebedi surette geliştiği, suların şarıldadığı ve güvercinlerin dem çektiği geniş bahçeler vardır. Burada daima açık tutulan birçok pencereli odalar, bahçelerle, denizlere hakim eyvanlar ve kafeslerinin arkasına oturan padişahlar için hem tenhalığın tadını, hem o sihirli Boğaz manzarasının zevkini aynı zamanda hissetmek imkanını temin eden kafesli köşkler vardır.
Türkiye'nin her tarafında böyledir; hünkârla halk, büyüklerle küçükler meskenlerinin tanziminde hep aynı ihtiyaca, aynı hisse tabidir: Güzel bir ufuk manzarasıyla gözlerin aydınlanması istenir. Yahut da eğer evlerinin vaziyetiyle yoksulluğu müsait değilse, harabelerinin etrafındaki toprağın bir köşesinde hiç olmazsa bir ağaç, bir koyun, birkaç kuş ve beş on güvercin olmasını isterler." 78
SAĞLIK VE TEMİZLİK
Avrupa milletleri sağlığa zarar veren şeylerden kaçınmayı ve temizliği Türkler'den öğrenmişlerdir. Avrupa'da salgın hastalıkların kol gezdiği ve Avrupalıların temizliğin ne olduğunu bilmedikleri çağlarda, Türkler'in temizliği ve sıhhati tarihi belgelerle sabittir:
"Hem vücutlarını tertemiz tutmak, hem sıhhatlerini idame etmek için Türkler hamama çok giderler. Onun için şehirlerde birçok güzel hamamlar mevcut olduğu gibi, hiç olmazsa bir tek hamamı olmayan hiçbir köy yoktur. Bütün hamamlar hep aynı şekilde yapılmıştır ve aralarında bazılarının daha büyük ve mermerlerle daha fazla süslenmiş olmasından başka hiçbir fark yoktur...
Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiçbirini bilmezler. Öyle zannediyorum ki Türkler'in bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık hamama gitmeleri ve yiyip içmedeki itidalleridir. Çünkü az yemek yerler, Hıristiyanlar gibi karmakarışık şeyler yemezler, umumiyet itibarıyla içki âlemleri yapmazlar ve daima idman yaparlar." 79 (M. Thevenot)
"Türk evlerinde temizlik azami derecededir: Döşeme tahtaları halılar ve Mısır hasırlarıyla kaplıdır; pabuçlarla kunduraların merdiven önünde bırakılması adet olmak itibarıyla, odalarda, sofalarda çamurlara ve ayak izlerine pek nadir tesadüf edildiği halde, bütün evlerde her hafta muntazam tahta silinir." 80 (M. Thornton)
"... Sünnet olmak ve vücuttaki tüyleri izale etmek, saçları kesmek, geniş elbiseler giymek, günde beş vakit abdest almak, her tabii ihtiyacın defini ve en ehemmiyetsiz kirleri müteakip yıkanıp temizlenmek, yemekten sonra el ve ağız yıkamak, her hafta ev temizlemek, haftada bir kere ve hatta ekseriya birkaç kere hamama gidip gayet ucuz yıkanmak gibi adetleriyle Türkler'i görürüz." 81 (A. Brayer)
CÖMERTLİK
Türkler karşılık beklemeksizin çeşmeler, yemekhaneler, misafirhaneler, hanlar, mektepler yaptırmışlar; bu amaçla vakıflar kurmuşlar; üstelik yaptıkları yardımlarda din ve millet farkı gözetmemişlerdir. Türkler'in en fakirinden en zenginine cömert insanlar oldukları Avrupalı seyyahların kaleme aldıkları eserlerde de işlenmiştir. Konuk oldukları Türkler'in kendilerinden paralarını ve mallarını esirgememeleri yabancıları bir hayli duygulandırmıştır.
Selçuklu Sultanı Melikşah ile büyük vezir Nizam-ül Mülk arasında geçen şu olay, Türkler'in cömertliğine güzel bir örnektir. Bir defasında Nizam-ül Mülk, fakirlere ve sufilere yılda 300.000 dinar vermek suçlamasıyla sultana şikayet edilmiştir. Muhalifler bu kadar yüksek meblağdaki para ile İstanbul'un bile fethedileceğini iddia ederek sultanı, vezirin aleyhine kışkırtmaya çalışmışlardır. Melikşah durumu Nizam-ül Mülk'e sorduğunda şu cevabı almıştır:
"Ey alemin sultanı! Allah sana ve bana, kullarından hiç kimseye nasip olmayan lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Buna karşılık sen, Allah'ın dinini yükseltmeye çalışan, O'nun Aziz Kitabı'nı hamil bulunan kimselere yılda 300 bin dinar sarf etsen çok mudur?" 82
Osmanlı medeniyetinin güzel geleneklerinden biri, hali vakti yerinde olan ailelerin Ramazan'da iftara davet ettikleri misafirleri uğurlarken "diş kirası" adı altında bir miktar para veya kıymetli eşyayı hediye etmeleriydi. Bu sayede ihtiyaç içinde olanlara, gururlarını incitmeden yardım edilirdi. Sözü edilen yardımlar büyük miktarlara ulaşırdı. Mesela, Rıfat Paşa'nın bir Ramazan sonu diş kirası hesabı toplamının 5000 altın olduğu bilinmekteydi.83
TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
Türkler'in Müslümanlığı kabul etmeleri hem İslam âlemi hem de dünya tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkler, İslamiyet'e girer girmez karışıklık içinde bulunan İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlenmişlerdir. Selçukluların Abbasi halifelerini himaye etmeleri; Türkler'in Batıdan gelen Haçlı Seferlerine, doğudan gelen Moğol akınlarına karşı set oluşturmalarıyla İslam dünyası dağılmaktan kurtulmuştur. İslamiyet'e savaş açmaya yeltenenler, karşılarında hep Türk Milleti'ni bulmuş ve eriyip gitmişlerdir. Bin yıla yakın bir süre Türk Milleti, Müslümanlığın bayraktarlığını yapmış; böylece İslam ülkeleri büyük tehlikelerden kurtulmuşlardır. Türkler bu yüce gaye uğruna, gerektiğinde canlarını seve seve vermekten çekinmemişlerdir.
Türk Milleti İslam'ı sadece dış düşmanlara karşı değil, iç düşmanlara karşı da savunmuştur. İslam'ı içten yıkmak isteyen ve bu amaçla Müslümanlar arasında sapkın inançlar yaymaya ve bölücülük yapmaya çalışanlara aman verilmemiştir. Türkler İslami değerlerin korunması için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır.
Peygamber Efendimizin müjdesini verdiği İstanbul'un fethi, Fatih Sultan Mehmet ve onun askerlerine nasip olmuştur.
İslamiyet'in dünyaya tebliğ edilmesi görevini Türkler, Araplardan devralmış; bunu da başarıyla devam ettirmişlerdir. Önce Asya'da İslamiyet'in yayılmasına hizmet etmişler; daha sonra batıya yönelmişlerdir. Anadolu'nun Türk ve İslam toprağı olmasının ardından Avrupa'da ve Afrika'daki faaliyetlerine hız vermişlerdir. Türk-İslam tarihinin en büyük olaylarından biri Malazgirt Zaferi diğeri de İstanbul'un fethi olmuştur. Peygamber Efendimizin "İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir" şeklindeki müjdesi, Fatih Sultan Mehmet ile onun askerlerine nasip olmuştur.
Türk Milleti her gittiği yere İslam medeniyetini, İslam adaletini ve ahlakını götürmüş; Türkler'in idaresinde sadece Müslümanlar değil, diğer dinlere ve milletlere mensup insanlar da huzur ve güven içinde yaşamışlardır.
Gerçek anlamda Türk birliği, Türkler'in İslam'a sıkı sıkıya sarılmalarıyla gerçekleşmiştir. Günümüzde dünyanın her köşesindeki Türkler Müslümandırlar. Bununla birlikte Müslüman olmayan Türk soyundan gelme topluluklar da vardır; ancak bunlar başka dinlere girmekle Türklüklerini de tamamen unutmuşlar; diğer milletlerin içinde asimile olmuşlardır.
Türkler İslam kültür ve medeniyetine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Maturidi mezhebinin kurucusu Ebu Mansur Maturidi, Peygamberimizin hadislerini Sahih-i Buhari adlı kitapta toplayan Muhammed b. İsmail Buhari, büyük İslam düşünürü ve bilgini İmam Gazali, Mevlana Celaleddin Rumi, Türk Milleti'nin yetiştirdiği çok sayıdaki âlimden sadece birkaçıdır. Pek çok Türk âlimi, yazdıkları kıymetli eserlerle asırlar boyu insanları aydınlatmışlardır.
11. yüzyılda Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk tarafından Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medreseleri yepyeni bir çığır açmıştır. Nizamiye Medreseleri modern üniversitelere öncülük etmiştir. Bu çağlarda eski Yunan medeniyeti eserleri de yaygın olarak araştırılmıştır.
Farabi, Biruni ve İbni Sina gibi Türk bilginleri kendilerinden sonraki yüzyıllarda bilime öncülük edecek eserler bırakmışlardır. Onların çalışmalarıyla tıp, felsefe, matematik, fizik, astronomi, geometri alanında çok değerli eserler ortaya çıkmıştır. Bunlar daha sonra Hıristiyanlar tarafından Avrupa'ya taşınmıştır. Günümüz bilimine giden yolun taşları Müslüman Türk bilginleri tarafından döşenmiştir.
Türk mimari üslubunun eşsiz örneklerini camiler, medreseler, saraylar, kasırlar, çarşılar, kervansaraylar ve çeşmelerde görmek mümkündür. Türk mimarları tarafından yapılan pek çok benzersiz sanat eseri günümüzde ayakta durmaktadır.
Yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık, taş ve maden işçiliği gibi alanlarda da Türkler unutulmaz eserler vücuda getirmişlerdir.
DİPNOTLAR:
43 Mehmet Özel; Vatan, Millet ve Bayrak Sevgisi; s. 418.
44
http://www.mfa.gov.tr/turkce/grupk/ka/unxxii.htm. 45 Mehmet Özel; Vatan, Millet ve Bayrak Sevgisi; s. 423.
46 E. Esenkova, Türk Düşüncesi, Şubat 1955, s. 196.
47 Onur Bilge Kula, Alman Kültüründe Türk İmgesi, Gündoğan Yay., Ankara, 1993, s. 164.
48 Aubry de la Motraye, Voyages en Europe, Asie et Afrique, cilt 1, 1727, s. 258-259.
49 M. d'Ohsson, Tableau General de I'Empire Ottoman, cilt 4, Paris, 1791, s. 309.
50 A. Ubicini, La Turquie Actuelle, Paris, 1855, s. 329-330.
51 James Porter, Observations sur la religion, les loix, le gouvernement et les moeurs des Turcs, cilt 2, Londra, 1769, s. 51.
52 Jean Antoine Guer, Moeurs et Usages des Turcs, cilt 2, Paris, 1747, s. 188.
53 Comte de Bonneval, Anecdotes Venitiennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, cilt 1, Francfort, 1740, s. 215.
54 Samiha Ayverdi, Küplüce'deki Köşk, Hülbe Yay., İstanbul, 1989, s. 189.
55 T. Thornton, Etat Actuel de la Turquie, cilt 2, Paris, 1812, s. 323.
56 Du Loir, Les voyages du Sieur du Loir, Paris, 1654, s. 193.
57 Comte de Bonneval, Anecdotes Venitiennes et Turques ou Nouveaux Memoires du Comte de Bonneval, s. 24.
58 M. d'Ohsson, Tableau General de I'Empire Ottoman, cilt 4, s. 467.
59 A. Brayer, Neuf Annees a Constantinople, cilt 1, Paris, 1836, s. 198-199.
60 A. Brayer, Neuf Années à Constantinople, cilt 1, s. 293.
61 A.L. Castellan, Lettres sur la Grece, I'Hellespont et Constantinople, cilt 2, 1811, s. 91.
62 Edmondo de Amicis, Constantinople, Paris, 1883, s. 415, 420.
63 Comte de Bonneval, Anecdotes venitiennes et Turques ou nouveaux memoires du Comte de Bonneval, s. 213.
64 L.H. Delamarre, Voyage en Krimée, suivi de la Relation de I'Ambassade envoyée de Petersbourg à Constantinople, 1802, s. 208.
65 A. Ubicini, La Turquie Actuelle, Paris, 1855, s. 354.
66 M. Thevenot, Relation d'un Voyage Fait au Levant, Paris, 1665, s. 95-97.
67 Motraye, Voyages en Europe, Asie et Afrique, cilt 1, 1727, s. 263.
68 M. d'Ohsson, Tableau General de I'Empire Ottoman, cilt 4, s. 381.
69 T. Thornton, Etat Actuel de la Turquie, cilt 2, Paris, 1812, s. 226, 311.
70 M. d'Ohsson, Tableau General de I'Empire Ottoman, s. 356.
71 A. Ubicini, La Turquie Actuelle, Paris, 1855, s. 283.
72 Charles Mac Farlane, Constantinople et la Turquie, cilt 2, Paris, 1829, s. 81.
73 Du Loir, Les voyages du Sieur du Loir, Paris, 1654, s. 189.
74 A. Brayer, Neuf Années à Constantinople, cilt 1, s. 224-226.
75 Guer, Moeurs et usages des Turcs, cilt 1, Paris, 1747, s. 221.
76 Lady Craven, Voyage de Milady Craven à Constantinople, Paris, 1789, s. 171.
77 Lamartine, Voyage en Orient, cilt 2, Paris, 1896-1897, s. 259.
78 Lamartine, Voyage en Orient, cilt 2, s. 235-236.
79 M. Thevenot, Relation d'un voyage fait au Levant, s. 58, 70.
80 T. Thornton, Etat Actuel de la Turquie, cilt 2, s. 343.
81 A. Brayer, Neuf annees a Constantinople, cilt 1, s. 334.
82 Hüseyin Algül, İslam Tarihi, cilt 4, Gonca Yay., İstanbul, 1988, s. 158.
83 Hayat Tarih Mecmuası, Ocak 1969, sayı 12.